Hükumet sistemi tartışmaları ilginç bir hal almaya başladı. Sanki Türkiye’nin böyle bir sorunu yokmuş, sadece sayın başbakanın kişisel arzusuymuş şeklinde yansıtılıyor. Bu son derece yanlış bir durum. Çünkü çok uzun zamandan beri devam eden bu tartışma aslında ülkede birçok konuyu doğrudan etkileyen bir husus. Sorun sadece hükümet sisteminin adlandırılması değil kuşkusuz, aynı zamanda yakalanan istikrarın devamı da büyük oranda bu tartışmanın seyrine bağlı. Özellikle 1982 Anayasası döneminde genel olarak yasama-yürütme ve özellikle de cumhurbaşkanı-hükümet ilişkileri Türkiye’de birçok sorunun kaynağı niteliğinde oldu. Yürütmede istikrarlı ve uyumlu bir çalışma ortamının olmaması terör, ekonomi, dış politika, demokratikleşme vs akla gelebilecek her konuda sağlıklı adımlar atılmasına engel oldu. Tersine uyumlu bir ilişki ağının kurulduğu nadir anlarda ise Türkiye birçok sorununu çözme noktasında ciddi adımlar attı.

Hükümet sistemine ilişkin bu sıkıntılı durum sadece AK Parti’nin bir sorunu değil kuşkusuz. İktidar alternatifi olduğunu iddia eden bütün siyasi partiler için geçerli bir durum. Özellikle halk oyu ile seçilecek cumhurbaşkanı bu sorunu daha da kompleks bir hale getirecek. Türkiye’nin siyasi hayatını ve yapısını az çok bilen herkes halkın yarısının oyunu almış bir cumhurbaşkanının, kendisiyle aynı gelenekten gelmeyen ve sorunlara aynı tür çözümler üretmeyen siyasi kadrolarla uyum içinde çalışacağı konusunda kuşkulara sahip. Basit bir simülasyonla bugün siyasi parti liderlerinden herhangi birisinin cumhurbaşkanı, diğerinin de başbakan olduğu bir senaryoyu gözümüzün önüne getirelim, kabus dolu 90’lı yılları bize hatırlatacaktır.

Aslında hükümet sistemleri modellemelerinde Türkiye’dekine benzer tuhaf uygulama dünyanın hiçbir yerindeki demokratik hukuk devletlerinde yok. Sahip olduğumuzu iddia ettiğimiz ve sıkı sıkıya sarıldığımız parlamenter hükümet sistemi modellerinde yürütmenin sorumsuz kanadı yetkisiz ve sembolik bir pozisyondadır. İngiltere kraliyet ailesi ya da Almanya cumhurbaşkanı örneğinde olduğu gibi. Ama maalesef Türkiye’de özellikle 1982 Anayasası dönemindeki cumhurbaşkanlarının hiçbirisi parlamenter sistemdeki “tören selamlayıcısı” benzetmesine uygun bir formatta çalışmamıştır. Tam tersine kendisini sürekli sorumsuz bir anlayışla yasama, yürütme ve hatta yargının ana belirleyicisi ve şekillendiricisi olarak görmüştür. Bu durum demokrasi, hukuk devleti, hükümet sistemi modelleri vs hiçbir değerlendirmeye tabi tutamayacağımız bir durumdur.

Cumhurbaşkanı-hükümet ilişkileri

1982 Kasımı’nda yürürlüğe giren anayasal düzen cumhurbaşkanlarını sistemin ana belirleyicisi pozisyonunda tasarlamıştır. Bu tasarımı meşrulaştırmakta kullanılabilecek argümanların 12 Eylül öncesinde hazırlandığı da rahatlıkla söylenebilir. Ülkenin başta güvenlik ve terör olmak üzere içinde bulunduğu zor duruma rağmen siyasi partiler arasında bitmek tükenmek bilmeyen çıkar çatışmaları ve uzlaşmaz tutumlar 1982 Anayasası’nı yazanların bir anlamda işini kolaylaştırmıştır. Bu meşrulaştırıcı tezlere darbecilerin tüm siyasal sistemi kendi uhdelerinde toplama arzusu da eklenince ortaya bugünkü kakafonik yapı çıkmıştır. Bu yapı hem hukuk devletinin genel ilkeleri açısından, hem demokratik teamüller açısından ve hem de klasik hükümet sistemleri tanımlamasına uyumsuzluk açısından oldukça sorunlu bir cumhurbaşkanlığı makamı tanımlamıştır.

Bu yapı içinde, 1983 ve 1987 seçimlerinden tek başına iktidar olarak çıkan Anavatan Partisi’nin (ANAP) en çok şikâyet ettiği konulardan birisi hem yürütme ve hem de yasama sürecinde dönemin cumhurbaşkanının sisteme sürekli müdahaleleri olmuştur. ANAP Genel Başkanı ve Başbakan Turgut Özal’ın, Cumhurbaşkanlığı makamını kastederek kullandığı “çalıştırmıyorlar” sitemi bugün hâlâ akıllardadır. Özal’ın bu sıkışık ve rahatsız edici ortamda yaşadığı olumsuzlukların da etkisiyle yürütmenin tek elde toplandığı bir hükümet sistemini tartışmaya açtığı da bilinmektedir.

Tuhaftır kendi eleştirilerini unuturcasına davranan Özal’ın cumhurbaşkanlığı dönemi de benzer sıkıntılara sahne olmuştur. Anayasal olarak partisiz olmasına rağmen hem parti yönetiminin oluşumuna, hem kendi kurduğu partinin içinde olduğu hükümetlere ve hem de 1991 seçimleri sonrasında kurulan Süleyman Demirel hükümetine müdahaleleri ile gündemi meşgul etmiştir. Aslında bu tutum 1982 Anayasası döneminde kişisel bir durum olmaktan çıkıp bir anlamda gelenek halini de almıştır. Aynı şekilde Özal’dan şikâyet eden Başbakan Demirel’in, cumhurbaşkanlığı dönemi de benzer diyaloglarla geçmiştir. Özellikle 1995 seçimleri sonrasında hükümetlerin kurulmalarında, çalışma süreçlerinde ve sona ermelerinde dönemin cumhurbaşkanının müdahaleleri yoğun biçimde eleştirilmiştir.

10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile hükümet ve parlamento arasındaki ilişkiler de öncekilere kıyasla daha gergin bir mecrada seyretmiştir. Bu sorunlu ve gergin ilişki daha görev süresinin hemen başında kendisini seçen siyasi partilerin Ecevit başkanlığında kurmuş oldukları koalisyon hükümetinin getirdiği ve 28 Şubat uzantısı niteliğindeki kanun hükmünde kararnameyi 17 gün bekletip hükümete iade etmesiyle başlamış, çok sayıda atama kararnamesinin reddi ile devam etmiştir. Sezer sorumsuz olmasına rağmen hükümetin başı gibi davranmış ve Anayasa Mahkemesi Başkanı iken eleştirdiği geniş yetkileri kendisine yöneltilen tüm eleştirilere rağmen sonuna kadar kullanmıştır.

1982 Anayasası döneminde başta Sezer olmak üzere tüm cumhurbaşkanlarının hükümetlerin oluşumunda bakanların belirlenmesinden, tüm üst düzey kadroların atanmasına değin yetkilerini bu şekilde kullanmaları yürütmenin sorumlu kanadını oldukça zor durumda bırakmaktadır.

Aynı zorluk cumhurbaşkanının yasama organı ile ilişkilerinde de söz konusudur. Bunun en bariz örneği bu dönemde cumhurbaşkanlarının meclise iade ettiği yasalara ilişkin rakamlardır. 1961 Anayasası’nın yürürlükte olduğu dönemde cumhurbaşkanlığı makamınca toplam 32 adet kanun metni TBMM’ye iade edilmişken, 1982-2007 arasında 131 adet (7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren 26, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal 18, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 14 ve 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer 73 adet olmak üzere) kanun metni TBMM’ye iade edilmiştir.

Tüm bu tuhaflıkları ve sıkıntılı durumları ortadan kaldırmak için hükümet sistemi modelinin ele alınması bugün en öncelikli anayasal sorunlarımızdan bir tanesidir. Kamuoyunda tartışıldığı üzere tali bir problem asla değildir. Abartısız bütün sorunların çözümünün birinci şartı sağlıklı bir hükümet sistemi modelidir.

Alternatifler neler olabilir?

Sorunun çözümü için akla gelen önermelerden birincisi cumhurbaşkanının yetkileri sınırlandırılarak klasik parlamenter sistemin tesis edilmesidir. Tıpkı 1961 Anayasası’nda olduğu gibi. 1961-1980 arasında yaşadığımız hükümet bunalımları, terör, istikrarsızlık, dış politikadaki üçüncü dünya ülkesi görünümüne rıza göstererek tabi. Çünkü bu dönemde kurulan hükümetler ülke sorunlarına çözüm üretmekten ziyade sorunların büyümesine neden olmuşlardır. 1961 seçimlerinden 12 Eylül darbesine değin geçen yaklaşık 20 yıllık süre içinde 18 hükümetin çalıştığını hatırlatmak gerek tabi ki. Yani ortalama çalışma süreleri bir yıl civarında olan hükümetler. Ürettiği büyük ve kalıcı sorunlar da cabası. Malum 1961 Anayasası tipik bir parlamenter sistem kurgulamıştır. Tamamen sembolik yetkili ve sorumsuz bir cumhurbaşkanı ile yetkili ve sorumlu bir hükümet modeli söz konusudur. Gözüken o ki, klasik parlamenter sistem Türkiye için çok sağlıklı çözümler üretememiştir.

Önerilebilecek ikinci yöntem başkanlık sistemidir. Uzun zamandır tartışılmakta. Artı ve eksileriyle, her yönüyle, her kesimden katılımcılarla tartışılmasında da şüphesiz yarar var. Ancak mevcut anayasada başta bürokratik yapı olmak üzere oldukça kapsamlı değişiklikler gerektirdiği de açık.

Üçüncü öneri, benim yaklaşık 6 ay kadar önce yine bu sayfalardan dile getirdiğim ve son günlerde sıkça konuşulan partili bir cumhurbaşkanın olduğu yarı başkanlık modeli. Bu model birkaç nedenden ötürü oldukça işlevsel. Bir tanesi anayasal yapıda ciddi değişikliklere ihtiyaç duymuyor. Cumhurbaşkanının seçildiği gün siyasi partisiyle ilişiğinin kesilmesine ilişkin hükmün anayasadan çıkarılması, sorumsuzluğu ile ilgili ifadenin ise siyasi ve hukuki sorumluluğu olduğu biçiminde değiştirilmesi yeterli olacaktır. İkincisi bu model aslında Türkiye için yeni bir model de değildir. 1924 Anayasası’nın yürürlükte olduğu dönem, kabaca bugün tartışılan modelle aynı. Bu yönüyle bakıldığında CHP’nin de itiraz etmeyeceğini ya da etmemesi gerektiğini rahatlıkla ileri sürebiliriz. Hatırlanacağı üzere 1924 Anayasası’nda şeklen yetkisiz olsa da tek partili siyasal yapı gereği yetkili ve sorumlu bir cumhurbaşkanı söz konusudur. Ayrıca bu cumhurbaşkanı aynı zamanda partisinin genel başkanı olmaya da devam etmiştir. Üçüncü olarak aslında bu model aslında yeni bir yapı da öngörmemektedir. Sadece mevcut sistemin sorun üreten kısımları tedavi edilmeye çalışılmaktadır. Halihazırda mevcut yapıda cumhurbaşkanının tarafsızlığına kimse inanmıyor. Dolayısıyla partili cumhurbaşkanı zaten malumun ilanı niteliğinde. Yeni olacak tek şey cumhurbaşkanının sorumlu tutulması. Hukuk devletiysek bunu zaten yapamadığımız ayıp.

17 Haziran 2012

Kaynak: http://haber.stargazete.com/acikgorus//acikgorus/partisiz-cumhurbaskanimiz-ne-zaman-oldu-ki/haber-611827/haber-611827#ixzz2kXeLRQUn

Close