12 Haziran 2011 seçimleri ile 24. Dönem TBMM’ni oluşturacak milletvekilleri seçildi. Genel itibariyle bakıldığında oldukça sağlıklı bir seçim sürecinin söz konusu olduğu rahatlıkla söylenebilir. Daha önceki seçimlerde rastladığımız güvenlik ve usulsüzlük tartışmalarını gündemimize almamızı gerektirecek hiçbir üzücü olay vuku bulmadı.
Seçimlerle ilgili olarak vurgulanması gereken bir diğer önemli olumlu durum 12 Eylül 1980 darbesinden beri çokça tartışma konusu olan temsil sorunu, bu seçimde çok ciddi oranda aşıldı. Parlamentoya girme hakkı elde eden dört siyasi parti oy kullanan seçmenlerinin toplam % 96’sını temsil edecek bir oya sahip. Özellikle yeni meclisin yeni bir anayasa yapacağı varsayımı nedeniyle bu oldukça önemli bir artı olacak gibi.
Tüm bu olumlu durumu bozan ve tartışma kaynağı olan ise maalesef bir yargı organı oldu. Anayasaya göre seçimlerin genel yönetimi ve denetiminden sorumlu olan Yüksek Seçim Kurulu kendisinden hiç beklenmeyecek ve seçim sürecini olumsuz etkileyecek önemli kararlar verdi.
Türkiye’de yargının siyaset üzerinde bir vesayet kurumu gibi hareket etmesine neden olan kararları ile çokça karşılaşmıştık. Özellikle Anayasa Mahkemesi’nin (mesela çevre barajını iptal eden kararı örneğinde olduğu gibi) bu tür kararlarına neredeyse alışmıştık. Ancak YSK bu seçimde ilginç bir yöntem izledi. Bir anlamda yargı reformunu gerçekleştiren siyasal iktidardan intikam alıyor yorumlarına neden olabilecek kararlar verdi.
Bu kararlardan ilki geçtiğimiz yıl gerçekleştirilen referandum sürecinde, halkoylamasına gitme süresini kısaltan yasal düzenlemeyi seçim kanunlarında değişiklik yapmak ve dolayısıyla seçimler üzerinde etkide bulunmak olarak değerlendirmek biçiminde oldu. Oldukça tartışmalı bir karardı, ancak referandumda % 58’lik evet oyu bu tartışmalı kararı bir anda unutturdu.
Ardından 2011 yılı başında YSK yine oldukça tartışmalı bir kararın altına imza attı. Yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarının temsil hakkını rahat kullanabilmeleri ve katılımın artırılmasını hedefleyen yasal düzenlemenin hayata geçirilmesine engel olacak bir karar aldı. Yurtdışında yaşayan 2 milyonun üzerinde seçmen açısından oldukça rahatlatıcı bir tedbir olmak üzere gündeme getirilen elçilik ve konsolosluklarda oy kullanabilme imkanını engelledi. YSK kararında yer verilen gerekçe ise adeta evlere şenlik denecek türdendi. Anayasada bu konuda tedbir almakla yükümlü bir organ olarak tanımlanan YSK, “altyapısal çalışmaların layıkıyla” yapılamadığı gerekçesiyle bu kararı verdi. Bu karar sonuçları itibariyle oldukça siyasi bir nitelik arz etmektedir. Çünkü 2002 ve 2007 seçimleri ile 2007 ve 2010 referandumlarının tamamında gümrüklerde kullanılan oylar iktidar partisinin talepleri doğrultusunda Türkiye ortalamasının üstündü seyretti. Nitekim 12 Haziran seçimlerinde de Ak Parti gümrüklerde kullanılan oyların % 60’ından fazlasını elde etti. Dolayısıyla YSK’nın yurt dışında yaşayan vatandaşlarla ilgili verdiği kararı siyasi olarak yorumlamak haksızlık olmaz. Çünkü temel görevi seçimlerin sağlıklı bir biçimde yürümesini sağlamak ve katılımı artırarak temsil mekanizmasını güçlendirip seçimin meşruluğunu artırmak olan bir kurumun katılımı düşürecek ve tartışmaları alevlendirecek nitelikteki bir kararı başka türlü yorumlanamaz.
Süreçte YSK’nın ikinci tartışmalı kararı 28 Şubat 2011 tarihli milletvekillerinin illere dağılımını yeniden düzenleyen kararı oldu. Seçim sonuçları YSK’nın bu kararının kamuoyunu rahatsız edici siyasi sonuçlar doğurduğunu gösterdi. YSK’nın kararıyla milletvekili sayısı düşürülen iller sanki özellikle seçilmiş gibi iktidar partisinin güçlü olduğu ve seçim neticesinde milletvekili kaybettiği iller oldu. Örneğin 76000 nüfusa sahip Bayburt’un milletvekili sayısı 2’den 1’e düşürülürken, aynı nüfusa sahip Tunceli 2 milletvekili çıkarmaya devam etti. YSK’nın yaptığı dağılımın çarpıklığına bir başka bir örnek nüfusa endeksli olarak verilebilir.
Mesela YSK’nın yayınladığı liste esasına göre 232.000 nüfuslu Karaman da 76.000 nüfuslu Tunceli de iki milletvekili çıkarmakta. Aynı şekilde 251.000 nüfusa sahip Hakkari de, 377.000 nüfusa sahip Aksaray da üç milletvekili ile temsil edilecek. Çarpıklığı ortaya koyacak en güzel değerlendirme bu konuda Türkiye ortalamalarına değinmek olsa gerek. İstanbul, İzmir ve Ankara illerini temsil eden bir milletvekili 107-110.000 arasında bir seçmenin oyu ile belirlenirken, Tunceli’de 28.000, Ardahan’da ise 34.000 seçmenin oyu ile bir milletvekili seçilmesi durumu söz konusudur.
Bu konuda tartışmaya açık bir diğer konu, referandum kararını sonuçları etkileyeceği gerekçesiyle veren YSK, aynı hassasiyeti milletvekili dağılımını gerçekleştiren kararında göstermedi. Örneğin, YSK 6 Mart 2010 tarih ve 170 sayılı kararı ile milletvekili dağılımını yapmışken, 26 Şubat 2011 tarihinde yeniden bir dağılım yaptı. Referandum kararı sonuçları etkileyecek diyen, YSK’nın seçimlere üç ay kala seçim sonucunu doğrudan belirleyecek böyle bir karar vermesi şaşırtıcıdır. Seçim sonuçları milletvekillikleri düşen illerde iktidar partisinin ciddi kayıplara uğradığı ve bu kayıpların anayasa değişikliğini gündeme getirecek sandalye sayısının altına düşmesine neden olduğu göz önünde bulundurulduğunda oldukça siyasi bir karar olduğu görülecektir.
YSK’nın süreçte sıkıntı yaratan bir diğer kararı aday listelerinin belirlenmesinden hemen sonra verilen veto kararları. Siyasi partiler ve bağımsız adayların isimlerinin YSK’ya ulaşmasından sonra, kesin listeler ilan edildiğinde Türkiye bağımsız milletvekili adaylarından bazılarının veto edilmesi olayına şahit oldu. Demokratik bir ülkede siyaset yasağına getirilen yasal ve anayasal yasaklar bir yana; YSK’nın kararının bizatihi kendisi ciddi sorunlar ortaya çıkarmıştır. Örneğin YSK siyasi parti listelerindeki adaylardan hiçbirisi hakkında bir değerlendirmede bulunmazken, sadece bağımsız adaylar hakkında veto kararı verdi. İçinde bulunulan süreç, demokratik açılım tartışmaları ve yeni anayasa hazırlıkları birlikte değerlendirildiğinde YSK’nın bu kararının siyasi olduğuna dair kamuoyunda haklı eleştiriler yapıldı. Eleştiriler üzerine YSK veto kararını kaldıracak bir formül buldu. Bu zoraki formül de kararın siyasi olduğunu dair eleştirileri güçlendirdi.
12 Haziran seçimleri sürecinde en çok yıpranan ve güven kaybeden kurumlardan birisi şüphesiz YSK oldu. Bu güven kaybı YSK’nın oluşumu ve kararlarının niteliği ile ilgili tartışmaları da alevlendirdi. Gözüken o ki, yeni anayasa sürecinde önemli başlıklardan birisi YSK olacak. YSK ile ilgili olarak yapılması gereken şey, oluşumunu yargı bürokratları dışındaki kişilere de (örneğin avukatlar, akademisyenler ve siyasi parti temsilcileri) açmak ve kararlarına karşı itiraz hakkını tanımak olmalı.
20 Haziran 2011
Close