Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yargı bürokrasisinin Türkiye’nin toplumsal yapısını yeterince iyi okuyamadığı ve kendisini siyaset kurumu üzerinde bir vesayet organı gibi konumlandırdığı realitesinden hareketle kurduğu cümle yeniden bildik tartışmayı gündeme taşıdı.

Oysa Başbakan konuşmasında gayet masum bir yaklaşımla ülkede yasama, yürütme ve yargı denkleminin asıl unsurunun milletin menfaatleri olduğunun, her üç gücün de bu gerçeğe uygun hareket etmeleri gerektiğinin altını çizerek şöyle diyor: “Yasama, yürütme, yargının bu ülkede öncelikle bu milletin menfaatini düşünmesi lazım ve ardından da bu devletin menfaatini düşünmesi lazım. Yapacağım yatırımı bir kelimeden dolayı kalkar da 3 ay, 6 ay erteletirsen, bu bir sene, iki sene giderse o zaman bu ülkenin, halkının bedelini asla ne tarihe hesabını verebilirsiniz, ne de bu toprağın altında yatanlara hesabını verebilirsiniz.” Tam da demokratik bir yaklaşımla halk adına güç kullanan herkesin, eylemlerinin hesabını halka vermesi gerektiğine yönelik bir vurgu bu.

Demokratik bir toplumda kendisini seçen kitleye rutin aralıklarla hesap veren ve siyasal anlamda karar verici pozisyonda olması gereken temel erklere yönelik sınırlandırmalar nasıl sonlandırılabilir tartışması. Daha net bir ifadeyle vesayet kurumlarının siyaset üzerindeki tahakküm ya da hegemonya arzuları nasıl engellenebilir. Türkiye’de son yıllarda en çok tartışılan konulardan birisi olan vesayet ve vesayet uygulayıcı kurumlar konusunda bilhassa silahlı bürokratların vesayetine yönelik ciddi bir uzlaşı sağlandı. Ancak demokratik toplumlarda halkoyu ile seçilmiş bir irade üzerinde uygulanan vesayetin kimin tarafından uygulandığının aslında hiçbir öneminin olmadığı açıktır. Silahlı bürokratların vesayeti ile silahsız bürokratların kendilerini siyasetin üzerinde görerek vesayet uygulamaya meyletmesi yahut kendilerini karar verici mesabesinde görmeleri eşit nitelikte sorunlardır.

Aslında bu tartışma Türkiye’ye özgü bir tartışma değil. Dünyanın birçok ülkesinde benzer eleştiri ve tartışmalar güçlü bir biçimde yürüyor. Yargının kendisini üçüncü güç olarak konumlandırması eleştiriliyor. Örneğin, daha önce bu konuda yazdığım bir yazıda Berlusconi’ye atfen bir gazete haberi örneğine yer vermiştim. Dönemin İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’nin İtalyan yargısına yönelik serzenişlerini içeren haberlerden bahisle bir beyanatını alıntılamıştım. Habere göre Berlusconi, yargının kendisine yönelik uyguladığı yıldırmacalara kızmış ve yargıçlar hakkında şu cümleleri kullanmış: “Egemenlik artık milletin değil yargıç ve savcıların. İtalyan yargıçlar Taliban gibi, halkın gücünü elinden almaya çalışıyorlar. Üzerinde çalıştığımız reform paketinin yargıdaki Talibanların hoşuna gitmeyeceğine eminim.”

Kendisini yürütmenin başı olarak gören, parlamenter hükümet sistemi nedeniyle meclise yani yasama sürecine de egemen olan bir siyasal iktidarın önünde aslında arzuladığı reformları yapabilmesi açısından hiçbir engel yoktur. Olmaması da gerekir. Aksi durumda kendisine iktidar koltuğunu emanet eden halka yönelik inandırıcı hiçbir açıklama yapamaz. Tıpkı Başbakan Erdoğan’ın şehir hastanelerine ilişkin hükümet politikalarını engelleyici kararlar veren yargı bürokratlarına yönelik kullandığı cümle örneğinde olduğu gibi. Seçim bildirgelerinde ve çalışmalarında yer verilen ve halkın ihtiyaçlarına yönelik bir çözüm önerisi olarak gündeme getirilen bir uygulama, halka hesap verme konumunda olmayan bir bürokrat tarafından engellenmekte. Türkiye’de hiç tartışmadan doğru kabul ettiğimiz aforizmalardan birisidir: Yasama-yürütme ve yargı denklemi.

Oysa teorik anlamda literatürde, bilhassa demokrasi teorisinde egemenliğin kullanıcısı olarak bu üç güç o kadar rahat bir biçimde zikredilmez. Bu denklemde yargıya yasama ve yürütmeye denk bir güç atfedilmez. Yargının bu denklemde zikredilmesinin yegane nedeni temel hak ve hürriyetlerin korunmasına yönelik gerekliliğidir. Başkaca bir nedeni de yoktur.

Kuvvetler ayrılığı teması genellikle J. Locke ile anayasal demokrasi kavramını ilk olarak ortaya attığı bilinen Montesquieu ve onun takipçisi pozisyonundaki Hayek’e atfedilir. Temel ereği de güçlerin tek bir merkezde toplanmasına engel olarak, diktatoryal eğilimdeki kişi ve kurumların bu heveslerine set çekmektir. Yani bu yönüyle kuvvetler ayrılığı bir denge müessesesidir. Bu güçlerden herhangi birisinin diğerinin çalışmasına engel olmak yönünde kullanılacak bir silah asla değildir. Kuramsal anlamda yargının yasama ve yürütme gibi güçlü bir erk olarak tanımlanması da mümkün değildir. Örneğin Locke üçüncü güç olarak yargıdan söz etmez.

Yargının üçüncü güç olarak kabul edildiği ortamlarda ise esas korunması gereken konu temel hak ve hürriyetlerdir. Bu ülkede seçilmiş organları Başbakan ve parlamentoyu en ağır dille eleştirmek özgürlüktür, yargıyı ve yargı kararlarını eleştirmek ise otoriter rejim özentisi olarak kabul edilir.
Türkiye’de bugün içinde yaşadığımız kaotik iktidar örgütlenmesinin temelleri 1961 Anayasası ile atılmıştır. 27 Mayıs darbesinin ürünü olan mezkur anayasanın kurguladığı vesayet yapısının en önemli sacayaklarından birisidir yargı bürokrasisi. 1946 seçimleri sonrasında bir CHP yöneticisinin “Seçimler istediğimiz gibi sonuçlanmayınca, halkın iradesinin tecelli etmediğine karar verdik.” veciz cümlesinde özetlediği türden kazaların yeniden yaşanmaması için gerekli tedbirleri alan 27 Mayıs iradesinin yeni anayasaya koydukları emniyet sübaplarından bir tanesidir yargı bürokrasisine atfettikleri güç. Bu gücün en belirgin göstergesi egemenliğin kullanımına ilişkin anayasal ifadedir. 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 4. Maddesinde “Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır.” biçimindeki ifade, 1961 Anayasasında şu hale getirilmiştir: “Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir. Millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır.” Yani açıkça milletin egemenliği kullanma iradesi konusunda TBMM’ye yeni ortaklar getirilmiştir. “Yetkili organlar”dan birisi ise anayasanın 7. Maddesinde tanımlanan yargı kurumudur: “Madde 7- Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.” Açık bir biçimde 1961 Anayasasını yapan irade yargı kurumunu, yani seçimle göreve gelmiş ve halka hesap veren hiçbir yönü bulunmayan bir kurumu millet iradesini kullanan bir unsur olarak tanımlamıştır. Vesayetin bundan daha net bir açıklaması olabilir mi bilmiyorum.

Anayasadaki bu kayırmanın ve aşırı güç atfetmenin karşılığında yargı bürokrasisi de diyet borcunu ödemiştir kuşkusuz. Darbeci iradelerin emir ve görüşleri doğrultusunda çalışan yargı bürokrasisi bu yoğun çabalarının karşılığını egemenliğin kullanıcılarından olma biçiminde ödüllendirilerek almışlardır.

Örneğin Orgeneral Cemal Gürsel ve MBK üyeleri hakkında kullanılan “vatansever, idealist, liberal ve memlekete gerçek demokrasi ve hukuk nizamı kurabilecek azimde insanlar. Onlarla tanışmaktan iftihar duyduk” ifadeleri bir hukukçuya aittir. Darbenin komutanı Cemal Paşa’ya yönelik “Emredersiniz Paşam” cümlesi yine bir yargı bürokratına, hatta bir Yargıtay üyesine aittir. Yargıtay üyesi Amil Artus aynı hitap cümlesinin devamında şu ifadelere yer verir: “Ertesi gün birkaç arkadaş Paşa’nın odasında toplandık. Durumu tekrar görüştük. Öğleye doğru benim Adalet Bakanlığı’na asaleten, Devlet Bakanlığı’na da vekaleten atandığıma ilişkin yazıyı tebliğ ettiler. Paşa’ya veda ederken bana aynen: “İlk aşamada senden üç şey istiyorum Birincisi Demokrat Parti’yi kapattıracaksın. İkincisi, adi suçlar için bir af kanunu çıkartacaksın. Üçüncüsü, Yassıada duruşmalarını bir an evvel başlatacaksın.” (22 Mayıs 1987 tarihli Milliyet Gazetesi) Paşa’sından emri alan Artus aynı zamanda 28 Mayıs sabahı Ankara’ya çağrılan hukukçularla birlikte “ihtilale meşruluk!” sağlayacak bildirinin de hazırlayıcılarındandır. Egemenlik kullanıcısı olma ayrıcalığını kazanma yargı bürokratlarının darbecilere verdikleri fetvaların da ürünü olabilir tabi. Örneğin darbecilere verdikleri “anayasa da dahil olmak üzere” tüm mevzuatta istedikleri değişiklikleri yapabileceklerine ilişkin fetvanın karşılığı. Ya da Türkiye’nin yetiştirdiği en meşhur Ceza Hukukçusunun, yani Sulhi Dönmezer’in ihtilal sonrasında ihtilalcilerin talepleri doğrultusunda “ceza kanunlarının sanık aleyhine nasıl geriye doğru yürütülebileceğine” ilişkin meşhur fetvası karşılığında belki de.

Türkiye’de kimsenin yasama, yürütme ve yargının kendi görev alanına ilişkin işlevlerine dair bir eleştirisi yok. Ancak bu denklemin Türkiye’de konumlandırış biçiminden kaynaklanan sorunlarımız var. Darbeciler eğer bir ülkede yargıyı egemenlik kullanıcısı bir güç olarak anayasaya sokuyorlarsa, oluşturdukları vesayet sürecinin bir parçası olarak tanımlıyorlarsa kusura bakılmasın ama buna herkes itiraz eder. Etmelidir. Kuvvetler ayrılığı bu yönüyle yargının kendisini herkesin üstünde görmesi biçiminde yorumlanamaz, aynı şekilde siyasetin yani yasama ve yürütmenin yargı kurumlarının oluşum, işleyiş ve çalışma koşulları gibi temel alanlarda yasama faaliyetinde bulunma hakkından vazgeçtiği biçiminde ise hiç yorumlanamaz.
Belirtmek gerekir ki; kuvvetler ayrılığı, demokrasinin asıl vurgusu olan seçilmişlerin üstünlüğü, belirleyiciliği ve sorumlu olmaları prensibini de ortadan kaldırmaz. Kuvvetler ayrılığı prensibini siyaseten halk nezdinde sorumlu olan ve hesap vermek durumunda olan yasama organının kendi yetkilerini kullandırtmayan yargı organlarının oluşumuna ilişkin yasal düzenlemeleri belirleme ve değiştirme hakkı olmadığı biçiminde yorumlamak demokratik teoriyle bağdaşmaz. Türkiye’de siyasetin yargı ile ilgili alanlarda alacağı tüm kararları yargı bağımsızlığı kapsamında değerlendirip, bir koruma alanı oluşturan yargı bürokrasisi mantığının elindeki silahla kendi siyasal otoriteyi çalışamaz hale getiren darbeci mantığın esasen hiçbir farkı yoktur. Oysa Türkiye’de yıllardır, “hukukun üstünlüğü” ilkesi “yargı bürokrasisinin üstünlüğü” biçiminde yorumlanmakta ve dayatılmaktadır. Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki; milletin temsilcilerini eleştirmek ve hatta hakarete varan ifadeler kullanmak özgürlük, yargı bürokratlarının kerameti kendinden menkul kararlarını eleştirmek ve tartışma konusu yapmak otoriterlik olarak algılanıyor.

Türkiye’de vesayetle mücadele Danaos’un dibi delik küpü gibi, temizliyoruz temizliyoruz bir de bakıyoruz küpte hiçbir şey yok. Yani özetle; evet, kuvvetler ayrılığı olmazsa olmazımızdır. Ama yargı bu kuvvetler arasında üstün bir güç falan da değildir. Tüm alanlar gibi yargıya ilişkin prensiplerde de temel belirleyici olan milletin iradesini temsil eden siyaset kurumu olmalıdır.

Kaynak: http://www.yirmidorthaber.com/acikgorus/yargi–ucuncu-guc-mu/haber-714147

Close